Başından, sonunu kotaran bir öykü’nün tahlili; Sadık Yalsızuçanlar/ Terk*
* Terk

Giriş paragrafının fısıldadığı bir gerçek var. Başlığına yıldızlı not düşüyor adeta. ‘Bir adım attım.’ Diyor Yalsızuçanlar. Bir adım attım ve terk ettim adımımı, dercesine giriyor. Ya da adım atmakla başlanıyordu terk etmeye, diyor kapalı vurdumduymazlığı.
Yazarın ben dili kullanması öyküyü bir günce kisvesine soktuğu aşikâr bir gerçek… Öyküde yer alan ayrıntılara ilk olarak kadın ile giriliyor. Yani ki öyküde yer alan ‘eş’ kavramı, tamamen bir nesne gibi hüküm sürüyor. Kaynayan bir çaydanlık gibi hükmü var bu hikâyede yer alan kadının.
Yaptıklarını, sıradan bir saçmalık gibi görenin, eşi değil de kendi olduğu gerçeğini de okuruna gammazlıyor yazar. Ve terk etmeye başlamasını müjdeliyor cümleleri. Günlük alışkanlıklarını ‘def’ ediyor önce. İçinden çıkarıyor. İçi öylesine dolmuş olmalı ki bir anda boşaltıyor hepsini… Tek bir paragrafta, hayatının ayrıntılarına acımadan boşaltıyor onları. Aitliğini kalıplaştıran öğeleri tek tek çöpe atıyor. Hatta eşyaların birçoğunu çöpe fırlatması bu yüzden… Hikâyenin sonunun sinyallerini de aslında gelişme bölümünde veriyor. ‘Kimlik kartı dışında ne varsa attım’ derken, tek başına kalma, hayatın ritminden uzak bir başına olma hissiyatları ortaya çıkıyor. Bir başına, kimsenin kendisini tanımadığı ve sorumluluklarının ve alışkanlıklarının yanında olmadığı bir yere, kendini unutmamış haliyle varmak istiyor.
Kesik ama bir ağızdan söylenmiş cümleleri sadece küçük noktalar ayırıyor. Aralarına virgül konmayışı aslında onların ne kadar ayrışık ve ne kadar ‘ben’liğe uzak olduğunu gösteriyor. Benliği tam bir metafora sokuyor yazar. Gözle görünen her şeyi kendine uzak ilan ediyor. Acıkınca simitle karnını doyurması, sabah kahvaltısıyla yola çıkan bir adamın mecazıdır burada. Ansızın yolculuğa çıkış hissi, terk eden/ kaçan adam imajından çok, kendine dönen, şairin dediği gibi ‘eve dönen’ biri oluyor. Etraftaki ayrıntıları sırasıyla gözden geçirmesi de tam bu yüzden, her şeyin aslında ne kadarda benzeştiğini ve hayatın insanları ne kadar ötelediğini sunuyor okuruna.
Yazar, anlattığım kısmı, cömertçe okuruna veriyor;
‘Yerimi bulup oturuyorum. Hiçbir şeyim yok yanımda. Bir cüzdanım bir kartım ve yetecek kadar param.
Nereye gidiyorum?
Bilmiyorum.
Sadece bir yolcuyum, yolum nereye gidecekse, bineğim nereye götürecekse oraya gideceğim.’
Sıra geliyor iç derinliklerinde gizlediklerini terk etmeye. Önce kuşkulardan temizliyor içini, sonra da içinde kilometrelerce yer etmiş ben’den adamlarını temizliyor. Her durakta birini yitiriyor. Taştan toprak, topraktan ağaç kotarıyor, yine aynı yere kıvrılıyor kelam.
Terkin de terk edilmesi gereken bir engel olduğunu buyuruyor ve bir çırpıda nasıl başarıyor benine bensiz yaklaşmayı ve nasıl buluyor özünü, öykünün ta en başından?
Asude Zeynep Toprak
iletişim; oykuzen@minare.net


Timaş Yayınları, Çağdaş Edebiyat serisinden, Nobel Edebiyat Ödüllü Knut Hamsun’un Göçebe kitabını, Behçet Necatigil çevirisi ve önsözü ile sundu.
“Göçebe, üç bölümlük büyük romana yazarın verdiği genel isimdir. İlk kitap Sonbahar Yıldızları altında 1906′da, Hüzünlü Havalar 1909′da, Son Mutluluk 1912′de yazıldı. Üç bölümün üç ayrı adı var, ama aslında üç bölümün üçü de birer “hüzünlü hava”dır; [...]